ANI SAYFASI - Hoşgeldiniz! - Blogcu
Hoşgeldiniz!

Hakkımda

Atatürk'ün izindeyim.



Son Yazılarım

  • YAZIKLAR OLSUN!
  • BIKTINIZ ARTIK DEĞİL Mİ? :)))
  • TÜRKAN SAYLAN...
  • ANNELER GÜNÜ KUTLU OLSUN!
  • MERHABA!
  • PRENSES "MELEK" OLDU :((
  • İZİN İSTİYORUM...
  • ATATÜRK ARBORETUMU GEZİSİ...
  • AŞIKLAR İÇİN HER GÜN SEVGİLİLER GÜNÜDÜR...
  • BARIŞ MANÇO'YU ANDIK...


  • Bağlantılarım

    Ana Sayfa
    Profilim
    Arşiv
    Negatif.Com
    FotoKritik.Com

    Kategoriler


    Arkadaşlarım

    Oyum ben
    antartika
    hasretsenfonileri
    Blogcu Yardım
    muratena
    tdarkness
    prensesimveben
    uzaksevda1941
    aylin toygun
    sehnaz62
    arzu55
    shortstorydunyasi
    kedilerimveben
    misscritic
    hasan güler
    kediperisi
    melekolankedilerimiz
    heartagram
  • BİRAZ DA NOSTALJİ



    Blogcu dostluğuna bayılıyorum. Bir videoyu yazıma eklemeyi de AYLİN TOYGUN arkadaşımın anlatımından öğrendim. KENDİSİNE ÇOK ÇOK ÇOK TEŞEKKÜRLER EDİYOR ve yıllar öncesinden hayranı olduğum JULİO İGLESİAS'ın bir şarkısıyla bu teşekkürü sesli hale getiriyorum... Gülümsüyor Sevgili Aylin beğenir misin bilmem, bu şarkıyı sana hediye ediyorum.

    İlgili aramalar: nostalji - julio iglesias -  julio -  iglesias

    Tarih: 23:04, 10/12/2008 Kategori: ANI SAYFASI
    Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı

    SOBELENDİİİİM! :))


    Sevgili arkadaşlarımdan Arzu55 beni sobelemiş. Sevdiğim, severek okuduğum, bende izler bırakan, beni çok etkileyen kitapları yazacağım.

    İlk gençlik yıllarımda okuduğum kitapları hiç unutamadım, beni çok etkilemişlerdi. Hala da yüzlerce kitap okudum belki, ama onların bendeki anısı bambaşka. İşte ilk aklıma gelenler...

    JANE EYRE                                                    :     Charlotte Bronte

    RÜZGARLI BAYIR (UĞULTULU TEPELER)  :     Emily Bronte

    RÜZGAR GİBİ GEÇTİ                                    :     Margaret Mitchell

    ANNA KARENİNA                                          :     Tolstoy

    AŞK VE GURUR (GURUR VE ÖNYARGI)       :     Jane Austen

    MONTE KRİSTO KONTU                               :     Alexandre Dumas

    NOTRE DAME'IN KAMBURU                        :     Victor Hugo

    ÇANLAR KİMİN İÇİN ÇALIYOR                  :     Ernest Hemingway

    ÇALIKUŞU                                                       :    Reşat Nuri Gültekin

    ANJELİK SERİSİ                                           :   Serge - Anne Golon.

    Ve de Jules Verne'in bütün kitapları...




          




    Tarih: 20:57, 4/12/2008 Kategori: ANI SAYFASI
    Yorum (6) | Yorum yaz | Bağlantı

    ÇOCUKLUK ANILARINA DEVAM...



    Çocukluk anılarıma başlamışken en önemli ve iz bırakanlardan birini daha anlatmadan geçmeyeyim.  Küçükyalı'da oturduğumuz müstakil, bahçeli evden sözetmiştim. 


    Bu resim o eve ait değil, ne yazık ki o evin fotoğrafı hiç yok bende. Neyse, bu da ona benziyor diye koydum buraya, tam olmasa da andırıyor işte...  Hatırlamıyorum, o evin bahçesinde taşındığımızda var mıydı, yoksa biz mi yapmışız, bir kümes ve tavuklar vardı. Üç aşağı, beş yukarı aşağıdakine benziyordu işte... Yalnız bizimkinin tel aralıkları daha genişti...


    Tel aralıklarından neden bahsediyorum? Çünkü o aralıklardan ben kümesteki kırmızı horoza, bardakla çay içiriyordum... Hayır, hayır yanlış okumadınız, bardakla horoza çay içiriyordum ben çocukken... Kendisi, şu altta gördüğünüz resimdekine benziyordu...

    Biz sabahları verandada kahvaltı ederken, ben çay bardağına koyup soğuttuğum çayı alır, kümese gider, tellerin arasından horoza uzatırdım. O da gagasıyla bardaktan çay içerdi... Canım horozum benim... Çok uysal ve tatlıydı o... Ben elimde çay bardağıyla kümese gelince, o da tellere yaklaşır, uzattığım çay bardağından, gagasını kaldıra kaldıra çayı öyle bir içerdi ki bayılırdım...  Gülümsüyor

    Aynı dönemde mi, yoksa daha sonra mı şimdi emin değilim, bir de beyaz horozumuz vardı... İbiği dimdik durduğu için adını "Dikdik" koymuştuk...

    Beyaz horozlar çok agresif, hırçın, kavgacı, maço oluyorlar. Ben de çocuğum ya, onu kızdırmaya bayılırdım. Mesela o uzun uzun öterdi. Ben de karşısına geçer aynen onu taklit eder, onun gibi öterdim. Tabi o kümesteyken... Nasıl öfkelenir, nasıl hırslanırdı anlatamam.
    Öfkeli Kanadını açarak, yerlere sürte sürte öfkeyle koşardı. Eğer bahçede serbest gezerken yaparsam aynı şeyi, beni bahçede öyle bir kovalardı ki nereye kaçacağımı şaşırırdım. Annem zor kurtarırdı beni onun hışmından. Ama yine de Dikdik'i kızdırmaktan geri durmazdım..{#emotions_dlg.cheesy}

    Daha sonraki yıllarda Devlet Demir yollarında çalışan babamın tayini dolayısıyle Sivas'a gittiğimizi yazmıştım önceki anılarımda. Orada yaşadığımız evin ev sahipleri de alt katta oturuyorlardı. Bahçelerinde de kümes ve tavuklarla horozlar vardı. Ve bilin bakalım ne oldu? Dikdik'in benzeri da orada karşıma çıkmasın mı? Tabi ben orada da kümesin başından ayrılmaz oldum.

    Bir müddet sonra yine kızdırma dürtülerim ortaya çıktı. Yine aynı olay, horoz ötüyor, ben de karşısında onun gibi ötüyorum...
    Siritiyor O, öfkeden kuduruyor. Öfkeli Artık beni iyice tanımıştı. Bir gün yine aynı şey, o serbestçe bahçede dolaşırken oldu. O maço hayvan yine o kadar hırslandı ki, beni kovalamaya başladı. Önde ben, arkada öfkeli horoz, bütün bahçeyi turladık. Sonuçta beni duvarın dibinde kıstırdı, kaçacağım yer kalmamıştı artık. Sasirdim

    Beyaz horoz o kadar kızgındı ki bana, uçarak üstüme saldırdı. Bilmem bilir misiniz, gördünüz mü? Kümes hayvanlarının sivri tırnaklı ayakları vardır, onları pençe gibi kullanırlar. Horoz başıma doğru öyle bir saldırmış ki, o sivri tırnaklarını yüzüme geçirivermiş.
    Bir yandan da kafamı gagalıyor. Ellerimle kollarımla yüzümü, gözlerimi korumaya çalışıyorum. Agliyor Bir çığlık, kıyamet, kafam, yüzüm kanlar içinde, horoz hala üstüme atlıyor.  Beni zor kurtardılar pençelerinden. Tırnaklarını yüzüme geçirmiş, Allah'tan gözlerime gelmemiş tırnakları.Çilgin

    İşte o günden yüzümde iki minik iz kaldı. Biri yüzümün sol tarafında, yanağımda, tam gamze olabilecek biçimde, ufak beyaz bir çizgi. Gülerken orada bir gamze gibi çukurluk oluyor. Diğeri, dudağımın sağ üst köşesinde bir minik beyaz çizgi daha. Böylesi bir olay sonrası horozlardan korkuyor muyum diye sorarsanız,
    korkmuyorum da, o hayır ona kızgın da değilim, onları çok seviyorum. Peki, bu olay sana ders oldu mu diye soracak olursanız eğer, hayır, ben bunca yıl sonra, bu yaşımda, nerede beyaz bir horoz görsem, hala onu kızdırma arzusuyla yanıp tutuşuyorum... Vallahi ben akıllanmam! Siritiyor

    Tarih: 15:24, 21/11/2008 Kategori: ANI SAYFASI
    Yorum (6) | Yorum yaz | Bağlantı

    GEÇMİŞTEN BİR ANI...


    Çocukluğumda yaşadığım olaylardan biri geldi bugün aklıma. Çok olay var da, ben pek çoğunu hatırlamıyorum bile. Ama sanırım en önemlilerinden biri bu. 
    Daha önceki çocukluk anılarımda bahsetmiştim, Küçükyalı'da bahçe içinde tek katlı, müstakil bir evde 5 yılımız geçti. 5 yaşında falan varmışım oraya taşındığımızda. Hani daha önceki yazımda hayvanlarla olan ilişkilerimi de anlatacağımı yazmıştım ama, bir türlü sıra gelip de yazamadım. Neyse, bugünkü konumuz o değil. Bu olay ise ne zaman oldu emin değilim.

    Bu arada annem hakkında da bir konuda bilgi vereyim. Annemin anneannesi, daha çocukken Balkanlardan göç ederek Bursa'ya yerleşen bir "Muhacir" ailesinin kızı. Ailesinde de bilge ve şifacı insanlar varmış... Hastalara şifa dağıtırlarmış bu yaşlı kadınlar. Şifacılığı da birbirlerine "El vererek" soydan soya aktarırlarmış. Anneme de onlardan epey bilgi kalmış.

    Bizim evde annemin ve babamın ailesinden gelen eski bakır eşyalar vardı. Daha sonra onların pek çoğu satıldı ne yazık ki. Onlardan bir tanesi de eski bir bakır mangaldı. O mangalda kömür yakardı annem, kor haline geldikten sonra odaya alırdı. Küllerin arasında patates, soğan pişerdi. Kestane de pişiriyordu sanıyorum. Ve de kahve...

    Ben de küçüğüm tabi,
    çok meraklı olduğumu, herşeye burnumu soktuğumu ve başıma gelmeyen kalmadığını şimdi biliyorum. İşte o günlerden birinde, yine mangal yakılmış, kömürler kor haline gelmiş, odaya alınmış. Ben de mangal yanındaymışım ama mangal etrafında ne yapıyormuşum hiç hatırlamıyorum. Tek hatırladığım mangalın bir anda üzerime devrildiğiydi. Korlar tamamiyle üzerime döküldü... Bir kıyamet, bir canhıraş bağırtı, annem koşar, kurtarmaya çalışır, o tazecik çocuk tenim kor kömürlerle dağlanmış. Çığlık çığlığa ve de evde ikimiziz, yalnızız... :(((

    Annem hemen ailesinden gördüğü, daha önce de denediği yönteme başvurdu. Şimdi bu anlatacaklarımı kimse bilmiyordur eminim. Kimse de inanıp yapmaya cesaret edemez ama ben bu olayın canlı tanığıyım... Bundan sonra olanların bir kısmını hiç hatırlamıyorum, nasıl yangın çıkmadı evde?

    Annem beni korların arasından çıkardı. Hemen evdeki büyük çamaşır leğenini koydu ortaya, içine gazyağı doldurup, beni içine oturttu... Ve de bütün yanıklarımı gaza batırıp üstüne karbonat döktü, tekrar gaz boşalttı, karbonat döktü... O gaz ve karbonat o kadar rahatlatıyordu ki yanık acısını... Serinlik veriyordu... Bu böyle ne kadar sürdü bilmiyorum. Epey uzun bir süre, yanık acısı dinene kadar. Biz hastahaneye gitmedik. Kimse cesaret edemez ve inanamaz böyle bir şeye ama tamamen gerçek ve yaşadığım bir olay.
    Etlerinin üstüne korlar dökülmüş, yanmış küçücük bir çocuk ama evde çözüm arayan bir anne...

    Sonuç ne mi oldu? Benim o çocuk tenimde yanık yerlerim kabarmadı, su toplamadı. Böylece de yanıklardan sonra deride oluşan o büzülme hiç olmadı.
    Bir müddet sonra o kızarıklıklar da tamamiyle iyileşti, derimde hiç iz kalmadı. Bugün o olayı hatırlamıyor olsaydım eğer, böyle bir olay yaşadığımı belli edecek hiç bir iz yok bedenimde.

    Bu olay bana örnek oldu. Evlendikten sonra, bir gün evde yalnızken böylesi bir olay daha geldi başıma... Tavadan kızgın yağ döküldü mutfakta elime. Çok zordu, ama tek başıma evde bulundurduğum gazı ve karbonatı kullanarak kendi kendimi tedavi ettim. Ve elimde yine iz kalmadı... İşin ilginç yanı, hastaneye götürülen yanık hastalarının derilerini görüyorum, öylesi feci görüntüler ki, ben nasıl böylesi şanslı olabildiğime şaşıyorum hala... Burada bu anımı paylaşmak istedim sadece...




     

    Tarih: 20:47, 17/11/2008 Kategori: ANI SAYFASI
    Yorum (5) | Yorum yaz | Bağlantı

    ARKADAŞ LİSTEMİ GÖREMİYORUM! :((




    Arkadaşlarımı göremiyorum! 15 arkadaşımın adını soldaki bölümde göremiyorum. Ayarlarımda "arkadaşlarımı göster" kısmı duruyor. Yine de göremiyorum. Ben mi göremiyorum acaba? Şablonumda kontrol ettim, orasıyla burasıyla oynadım, sayacı yukarı aldım, ama arkadaş listeme ne oldu anlayamadım? Ne olur ben kaldırdım sanmayın sakın... :((

    Tarih: 23:01, 6/11/2008 Kategori: ANI SAYFASI
    Yorum (5) | Yorum yaz | Bağlantı

    TARTIŞILAN FİLM: MUSTAFA...



    29 Ekim'de "MUSTAFA" filmini izlemeye gittim. Sevgili Antartika'nın Cumhuriyet Bayramı kutlaması yazısına yazdığım yorumda da belirttiğim gibi, bu film çok eleştirilecek, çok tartışılacak daha da çoook konuşulacak. Herkes kendine göre bir yorum getirecek. Çünkü bakış açısı çok önemli. Bu filmi dinciler farklı, Atatürkçü'ler farklı yorumlayacak. Sonuç olarak, herkes kendi görüşüne göre anlayacak ve yorumlayacak. Peki ya tarafsız olarak bakanlar ne görecek?

    Öncelikle Can Dündar adı değil benim bu filme gitmemi sağlayan. Atatürk'e ait bir belgesel/drama'da farklı neler yapılmış görmek istedim. Can Dündar kendi yorumlarını fazlaca eklemiş filme. Anlatımdan öte onun yorumlarını dinledik. Onun kişisel yorumları, seyirciyi kendi düşüncesine katmaya yönelik bir çabaydı. Bu rahatsız edici geldi bana. Ama bu ayrıntının rahatsızlığına kapılmadan, filmi izlemeye çalıştım. Filmi izlemeden önce, Atatürk'ün insanî yönlerini ön plana çıkaran bir yapım izleyeceğimi bilerek gittim sinemaya.

    Atatürk hakkında yeni şeyler öğrendim mi? Evet, mesela yaşadığı sağlık sorunlarını öğrendim. Gözünün rahatsızlığını, böbrek rahatsızlığı yaşadığını ben bilmiyordum. Peki dincilerin onu aşağılayacağı kozlar var mı bu filmde? Zaten bildiğimiz şeyler var. Çok sigara ve içki içmesi mesela. Ama bunlar zaten bilinen konular.

    Bütün yurtiçi, yurtdışı düşmanlarına ve muhaliflerine karşın, hiç bir tehditten korkmadan, yılmadan, en ufak ayrıntıları bile gözden kaçırmamaya çalışarak, yenik Osmanlı Devleti'nden bir yepyeni Türkiye Cumhuriyeti yaratmak, bir millete farklı bir gelecek kurmak ne kadar büyük bir sorumluluk? Bunun stresini düşünmek bile korkunç. Buna ancak üstün karakterli bir insan dayanabilir.

    Bu film ise, Mustafa Kemal'i bir insan olarak, üzüntüleri, sevinçleri, acıları, hastalıkları, zaafları, başarıları, yaptıkları, yapamadıkları v.s. v.s. gibi insanî yönleriyle ortaya koyan bir film. Övmek de mümkün, yerden yere vurmak da. Bakış açısına bağlı. Yalnızlık konusuna gelince, insanın çevresinde kalabalıklar olması onun yalnızlık hissetmediği anlamına gelmez. Bahsedilen yalnızlığın, duygusal bir yalnızlık olduğu belli diye düşünüyorum.

    Turkcell'in sponsor olmaktan vazgeçmesi konusu da bana çok ters gelmedi. Bence Turkcell, asıl Atatürkçü'lerin tepkisinden çekinerek bu filme sponsor olmaktan vazgeçti. Ben kendi adıma Turkcell Genel Müdürü Süreyya Ciliv'in bu konudaki açıklamasını tatmin edici buldum.


    "Mustafa filmi Atatürk'ü yıpratabilir. Parantez içinde tartışılabilir bir film olması yüzünden sponsor olmamaya karar verdik. Heyecanla Atatürk'ü bütün dünyaya tanıtmak için bir fırsat, nasıl destek olabiliriz diye düşündük. Ama bu filmin Atatürk'ün bilinmeyen özel hayatıyla ilgili konulara odaklanan bir film olduğunu görünce sponsor olmaktan vazgeçtik. Filmin tamamının bitmiş halini görmedim fakat ilk gördüğümüz parçalardan bizim arzu ettiğimiz beklentilerimizin dışında olduğunu fark ettik."



    Evet, doğru, çünkü bu film Atatürk'ün askeri dehasını, savaşlarını ön plana çıkarmamış.
    Hatta o kısımları çok hızlı geçtiğini bile düşündüm. Ama dediğim gibi, amaç böyle bir film yapmak değil, insan Mustafa'yı tanıtmak... Ama ah Can Dündar'ın kendi yorumları olmasaydı, yorumu izleyiciye bıraksaydı, ...



     

    Tarih: 22:58, 31/10/2008 Kategori: ANI SAYFASI
    Yorum (5) | Yorum yaz | Bağlantı

    BEN HASTALANIYORUM :((



    Sevgili arkadaşlar,

    Sizleri birkaç gündür ziyaret edemedim. Diş tedavisiyle uğraşıyordum. Eski 2 kron dişin yenilenmesi için gitmiştim, yanlarında cep oluşmuş da. Fakat yeni sorunlar çıktı, anlatması uzun. Canım yanıyor. Tansiyonum fırladı dün gece. Hep 12-8 olan tansiyonum dün gece 16-9'a çıktı. İnanamadım.

    Bu sabah da feci diş ağrısıyla uyandım. Takılan kron diş inanılmaz bir sancı yapıyor. Uzatmayayım, yine doktora koştum tabi. İş uzadı. Tedavi, tedavi...

    Off! Şu anda daha fazla yazamıyorum. Boğazım da şişmiş, burnum tıkalı.. Bir bu eksikti, ben hastalanıyorum. :((

    Tarih: 20:55, 23/10/2008 Kategori: ANI SAYFASI
    Yorum (4) | Yorum yaz | Bağlantı

    ŞABLONUMA EKLEMELER YAPIYORUM... :))


    Sevgili arkadaşlarım...

    Bugün şablonumla uğraşıyorum. Şablon kodlarının orasını burasını değiştirmeye çalışıyorum, tabi bozmamaya çalışarak. S
    ol taraftaki avatar resmini büyüttüm. Benim bu kullandığım şablonda, hepinizde bulunan "Son yazılarım" kısmı yoktu. Bu şablonumu seviyorum, değiştirmek istemedim. Son yazılarım kısmını da eklemeye çalıştım.

    Galiba şablonum biraz yamalı bohça gibi mi oldu nedir? Birbirinden farklı duruyor sol taraftaki bölümler ama idare edin lütfen, ancak bu kadar becerebildim. Ama sonunda "SON YAZILARIM" bölümünü eklemeyi başardım...

    Bu hercai menekşe de siz ziyaretçilerim için, fotoğraf bana aittir. Yaz gezileri sırasında kendim çektim. :))





    Tarih: 22:30, 17/10/2008 Kategori: ANI SAYFASI
    Yorum (4) | Yorum yaz | Bağlantı

    GEÇMİŞTEN...

    İnsan inanılmaz bir kaynak. Ömür dediğimiz yaşam süreci içinde, neler neler yaşıyoruz? Yaşam da bir çeşit piyango galiba. Kimi ikramiye kazanıyor, kimi de hiç bir şey. Bazıları da amortiyi tutturup, en azından kayıpsız kapatıyor hayatı.

    Gerçek piyangodan kazandığım en büyük ikramiye son iki rakama çıkandı sanırım, daha büyüğünü hiç kazanamadım. Çoğunlukla hiç ikramiye vurmazdı aldığım numaralara. Son numarayı tutturup amorti kazanırsam, şanslı sayardım kendimi... Neyse, konumuz piyango değil tabi, "yaşam". Geçmiş...

    Sevgili hasretsenfonileri hocam kendi çocukluğundan anılarını aktarırken, beni de geçmişe götürmüştü. Onun çocukluğundaki anılarının, nasıl bu kadar canlı kaldığı konusu şaşırtmıştı beni. Bana yazdığı bir yorumundaki şu ifadesi, benim durumumu anlatıyordu sanırım: 


    "Şuna yürekten inanıyorum ki, çocukluğu çok mutlu geçenlerin hafızaları daha kuvvetli oluyor. Çünki insan beyni kötüyü unutmaya programlıdır.. Güzeli muhafaza eder bu yüzden.. Yapılanları veya yaşanan acıları çabuk unutup affetmek de bu yüzdendir belki.. "

    Benim geçmişim onunki kadar mutluluk vermemiş bana ki, birçok mutsuz anıyı unutmayı, ya da bilinçaltıma atmayı tercih etmişim. Yine de aralarda, beni mutlu eden ayrıntılar varmış ki, onları hatırlıyorum. Bunlar arasında küçücük bir çocukken hayvanlarla olan arkadaşlığım var. (Kusura bakmayın hocam, ben sizin kadar esprili bir şekilde yazamıyacağım çocukluğumu.)

    Kadıköy, Nemlizade sokak 18 numarada doğmuşum. Doğmuşum derken, evde değil tabi, ben de bir Zeynep Kamil hastahanesi çocuğuyum. Sırf bu yüzden doğum yerim olarak Üsküdar yazıyor kimliğimde.
    5 kişilik bir aileyiz. 2 de ağabeyim var, ancak onlarla aramda 14 ve 12 yaş var. Nedense beni hiç benimsemediklerini düşündüm hep. Hep tek çocuk gibi yalnızdım. Annem beni hiç doğurmak istememiş, "tekne kazıntısı" derdi başkalarına anlatırken. Bu, ayrı bir yazı konusu neredeyse. :((

    4-5 yaşlarımdayken Küçükyalı'da müstakil, tek katlı bir eve taşınmışız. Kiracıyız. Babam Devlet Demir Yollarında Makinist olarak çalışıyor. O zamanlar oturduğumuz müstakil evin çevresinde bostanlar vardı. (Bilmeyenler olabilir, "bostan" kavun, karpuz, sebze yetiştirilen geniş bahçelere verilen ad'dır.)

    Bostanları sulamak için de çok geniş, bostan kuyuları bulunurdu içlerinde. Nereden mi biliyorum? Komşularımızla bostanlara girip, aralarda yetişen mantarları topluyorduk. Yenebilecek mantar konusunda uzman olan komşularımız vardı. Toplayıp ızgarada pişirirlerdi, inanılmaz güzel bir koku yayılırdı etrafa. O zamandan beri mantar yemeyi çok severim. Bu sevgi, bana o çocukluk günlerimden hatıra...

    Bir hatıra daha var o bostanlardan. O kocaman, geniş bostan kuyularının, yukarıdan bakıldığında gördüğüm, içimi ürperten, korkutan, rüyalarıma giren yosunlu suları... En korktuğum zamanlarda rüyalarıma girerdi hep.

    Oturduğumuz ev müstakil, tek katlıydı, altında bodrum vardı. Geniş bir bahçesi, içinde kuyu, üstünde bir tulumba, su çekmek için... Su çekilip, bahçe sulanıyordu. Bahçede neler neler vardı? Barış Manço'nun şarkısındaki gibi: Domates, Biber, Patlıcan, Taze fasulye, bezelye, nohut... Ben bu sebzeleri hep bahçeden koparıp, taptazeyken yemeyi, tatlarının güzelliğini öğrendim. Şimdi bugünlerde yediğim hiçbir meyve ve sebzede o tatları bulamıyorum...

    Tulumba çevresinde, yaz günlerinde arılar uçuşurdu. Su içmeye gelirlerdi. Hava sıcak olunca, tulumbanın ağzındaki su kuruduğunda içecek su bulamazdı arılar, çok üzülürdüm. Hemen tulumbanın başına geçer, onlara azıcık su gelecek kadar, su çekerdim. Tulumbanın ağzı ıslanınca arılar uçuşup, suya konarlardı. Ama, artık teşekkür mü etmek isterlerdi bilemem :)) beni çok sokmuşlardır. Annem hemen yerden çamur alıp, arının soktuğu yere sürerdi. Çamur iyi gelirdi. Ama iğnesini çıkarır mıydı, hatırlayamıyorum...

    Bahçede en ilgimi çeken şeylerden biri de karınca yuvalarıydı. Onları izlemeye bayılırdım. Onların çalışmaları beni hayran bırakırdı. Yuva kenarlarına ekmek parçacıkları koyar, taşımalarını izlerdim. Yuvalarının ağzını kapatan birşey olursa, çekmeye, onların giriş çıkışlarını, taşıdıkları yiyecekleri içeri sokmalarını kolaylaştırmaya çalışırdım...

    Karıncalar da cins cinsti. En sevdiklerim, yavaş yavaş yürüyen, iri kafalı olanlardı. Onların ailesinde küçükler büyüyünce kocaman kafalı oluyorlardı. Diğer bir karınca türü yine siyah, ama hepsi aynı boyda küçük karıncalardı. Bir de ağaç karıncaları vardı, kafa ve göğüs kısımları kırmızı, arka (mide) kısımları kalp biçiminde ve siyah. Büyük başka karıncalar da vardı, onlar çok hızlı koşarlardı, karınca dünyasının sürat düşkünleriydi, onları da çok sevmezdim. Benim aradığım sakin, huzur içinde bir yaşamdı. Tıpkı büyük kafalı, sadece işlerine bakan siyah karıncalarımın yaşamı gibi.

    Küçük, kırmızımsı karıncalardı yanlış hatırlamıyorsam, benim sevdiğim büyüklerin arasına girer, ayaklarına yapışırlardı. Büyük karınca kurtulabilmek için çabalar, küçüğün kafasını ısırmaya çalışırdı. O küçük karınca kafası kopsa bile o büyüğün ayağını bırakmazdı. Onları hiç sevmiyordum. Benim sakin sakin çalışan karıncalarıma hep düşmanlık yapıyorlardı. Bahçe'nin her köşesi farklı karınca yuvalarıyla doluydu. Ben de o yuvaların başında diz çökmüş, onları izleyen bir küçük kız... Bahçe, benim cennetim.

    Bahçemizde, köpeğimiz vardı, kedimiz vardı, kümeste tavuklarımız, horozumuz vardı. Onların her biriyle yaşadıklarımın pek çoğunu hatırlıyorum, çünkü onlar beni mutlu ediyordu. Ama onları da başka bir gün anlatayım. Bu, yeterince uzun bir anlatım oldu... Okumak isteyen kimseyi yormayayım. Şimdilik bu kadar.

     




     

    Tarih: 22:07, 24/9/2008 Kategori: ANI SAYFASI
    Yorum (5) | Yorum yaz | Bağlantı

    Yanlışlık bende mi? :((

    Yoksa blogcuda mı? Kayıtlı kullanıcı olarak yorum yazıyorum, yorumlarımın bazıları isimsiz çıkıyor, neden? Üstelik kesinlikle de giriş yaptığımı ve kayıtlı kullanıcı olarak yazdığımı kontrol ederek yazmama rağmen.

    En son olarak "hasretsenfonileri" hocam'a yazdığım yorum yine isimsiz çıkmış. Hem de, daha önceki isimsiz yorumun bana ait olduğunu anlamasına ve değerlendirmesine teşekkür etmek için yazdığım yazı, yine isimsiz görünüyor.  (Hayyam'dan inciler kısmında...)

    Tarih: 23:20, 5/9/2008 Kategori: ANI SAYFASI
    Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

    <- | Sonraki Sayfa ->