İNSAN'A DAİR - Hoşgeldiniz! - Blogcu
Hoşgeldiniz!

Hakkımda

Atatürk'ün izindeyim.



Son Yazılarım

  • YAZIKLAR OLSUN!
  • BIKTINIZ ARTIK DEĞİL Mİ? :)))
  • TÜRKAN SAYLAN...
  • ANNELER GÜNÜ KUTLU OLSUN!
  • MERHABA!
  • PRENSES "MELEK" OLDU :((
  • İZİN İSTİYORUM...
  • ATATÜRK ARBORETUMU GEZİSİ...
  • AŞIKLAR İÇİN HER GÜN SEVGİLİLER GÜNÜDÜR...
  • BARIŞ MANÇO'YU ANDIK...


  • Bağlantılarım

    Ana Sayfa
    Profilim
    Arşiv
    Negatif.Com
    FotoKritik.Com

    Kategoriler


    Arkadaşlarım

    Oyum ben
    antartika
    hasretsenfonileri
    Blogcu Yardım
    muratena
    tdarkness
    prensesimveben
    uzaksevda1941
    aylin toygun
    sehnaz62
    arzu55
    shortstorydunyasi
    kedilerimveben
    misscritic
    hasan güler
    kediperisi
    melekolankedilerimiz
    heartagram
  • İMZA KAMPANYASI'NA ÇAĞRI...


    14 yaşında bir kız çocuğuna cinsel istismar suçu ile yargılanan 78 yaşındaki Hüseyin Üzmez ile ilgili 27 Ekim tarihinde Bursa 4. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tahliye kararı verilmiştir. Bu kararın geri alınması için Adalet Bakanlığı'na iletilmek üzere imza kampanyamıza desteğinizi bekliyoruz.
    Bu kararı geri aldırmak elimizde...

    Lütfen linki tıklayınız


    http://huseyinuzmezkararigerialinsin.com/

    Tarih: 22:56, 13/11/2008 Kategori: INSAN__A DAIR
    Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı

    HAY ALLAH! SOBELENMİŞİM... :))



    Sevgili Hasan Güler ağabeyimiz beni sobelemiş... Mademki böyle bir olay var, ben de kuralına uyayım ve soruları kendimce cevaplayayım...

     1) HAYAT FELSEFEM : Tatlı dil, güleryüz. İçten, doğal,
    sevgi dolu, dürüst,
    disiplinli, dakik olmak. Durmadan öğrenmek, araştırmak..

     2) İNSAN : Dünyadaki en karmaşık canlı. Dünyada ondan vahşisi de yok, ondan iyisi de...

     3) HAYAT : Bir piyango gibi düşünürsek, dünyaya gelebildiğimiz için çok şanslıyız...

     4) ÇOCUKLUK : İnsan hayatının en güzel olması gereken çağı, ama herkes bu güzelliği yaşayamaz.

     5) GÜNEŞ   :  Hayat kaynağı.

     6) GÖZLER :  Sevgi dolu olduğunda sıcacıktır, kötülükle bakıyorsa insanın içini dondurur.

     7) YILDIZLAR : Ulaşılmazlık...

     8) GÜZELLİK : Sevenin gözündedir...

     9) AŞK : Karşılıklı olduğunda doyumsuzdur...

    10) MÜZİK : Yapabilmeyi çoook isterdim...

    11) SANAT : İnanılmaz özel bir yetenek...

    12) DOST : Gerçeğini bulmak çok zor...

    13) PARA : İyiliğin de, kötülüğün de kaynağı...

    14) BİLGİSAYAR : Araştırmacı ruhuma uyan en güzel teknolojik alet...

    15) DİN  :  Sömürü aracı...

    16) ZAMAN : Geri gelmesi mümkün olmayan birşey...

    17) ERKEKLER : Mars'tan gelmişlerdir, düşünce tarzları kadınlarla bu yüzden uyuşmaz.

    18) KADINLAR : Venüs'ten gelmişlerdir, o yüzden erkekler kadınları çözemez... :))

    19) SAVAŞ : İnsanların dünyada yarattığı en korkunç olay...

    20) AĞLAMAK : Bazı kadınlar silah olarak kullanır, hayretle izlerim. (Ben beceremedim bir türlü, yoksa kadın değil miyim ben?)

    21) DENİZ : Seyretmekten, kokusunu duymaktan huzur duyuyorum. Denizi olmayan bir yerde yaşamayı hiç istemem.

    22) DOĞA : Ormanlar, ağaçlar, bitkiler, toprak, hayvanlar, akarsular, göller, deniz ve onların kendilerine has kokuları... Bayılıyorum doğada olmaya.

    23) HIRS : Azı karar, çoğu zarar...

    24) AYNA : Erkekleri bilmem ama, kadınlar için olmazsa olmaz...

    25) RÜYA : İç dünyamızın dışa vurumu...

    26) HAYALLER : Katı gerçeklerden biraz da olsa kaçış yolu...

    27) ÖZGÜRLÜK : Değeri hiçbir maddi materyalle ölçülemeyen kavram...

    28) FUTBOL : Ülkemizde bir türlü hakkı verilemeyen spor...

    Ben elimden geldiğince cevapladım. Başka arkadaşları sobelemek gerekiyor galiba. Ben de Misscritic ve Arzu55 arkadaşlarımı SOBELİYORUUUM!

    Tarih: 21:29, 6/11/2008 Kategori: INSAN__A DAIR
    Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

    OYA ANNE'NİN ÇOCUKLARI...

    Var mısın, Yok musun yarışması sayesinde inanılmaz bir kişilik tanıdık. Bu özel insanı kendi bloğumda tanıtmak istiyorum. Kasımpaşa Çocuk yuvasında büyüyen Nursel sayesinde, Türkiye'de böyle bir insan yaşadığını ve yaptıklarını öğrendik. Ben böyle idealist insanlara büyük hayranlık duyuyorum. Oya hanım da çok çok çok özel bir insan. Lütfen sizler de okuyunuz, göreceksiniz...


     

    23 Eylül 2007


    Robert Koleji mezunu Oya Kayacık, ömrünü Kasımpaşa Çocuk Yuvasındaki çocuklara adamış.



    Röportaj: Ayşe Arman / Hürriyet


    Nasıl bir öykü sizinki?

    - İstanbul doğumluyum. Arnavutköy Kız Koleji’nde okudum. Sonra da Kasımpaşa Çocuk Yuvası’nda çalışmaya başladım. 47 yıl oldu.


    Durun durun, bu kadar özet geçmeyelim lütfen. Nasıl bir aile? Nasıl bir çocukluk?

    - Bunları anlatmak hoşuma gitmiyor.

    Neden?

    - Hiçbir zaman "Ben şöyleydim, böyleydim" diyen biri olmadım. Beni mazur görün.

    Göremem, benim de okurlara karşı sorumluluğum var, sizi tanımaları lazım...

    - Babam tüccardı. Deri tüccarı. Aydın bir adam. Üç kardeşiz. Ben en büyükleriyim. Doğma büyüme Beşiktaşlıyız, Valideçeşme. Özgür, rahat, mutlu bir çocukluk geçirdim.

    Orta halli bir aile mi?

    - Yok daha ziyade varlıklı bir aile. Ama varlığımızı kimsenin gözüne sokmazdık. Bunlardan söz etmek ayıptı. Öyle terbiye aldık. Tevazu, en büyük erdemdi.

    Hayata bakışınız Robert Kolej’e girince mi değişti?

    - Hayır, bizim ailede zaten herkes o okuldan mezun...

    Hep fedakar, verici bir insan mıydınız?

    - Bir kuşak hepimiz öyle yetiştik. Yaptığı iyilikleri anlatmaktan hoşlanmayan, herkesin yardımına koşmak için can atan bir nesil. Belki ben diğerlerinden biraz daha merhametliydim, hep anlatırlar, daha çocukken sokaktan geçen özürlüleri eve almak istermişim. "Anne bak bu topal. Gelsin eve yemek verelim. Anne, ayağı niye böyle kalmış? Anne lütfen onu ameliyat ettirelim..."

    Kendiniz için nasıl bir meslek hayal ediyordunuz çocukken?

    - Hayattaki idealim hep şuydu: İhtiyacı olanlara yardım etmek. Ama o zamanlar bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum daha.

    Böyle varlıklı bir ailede doğmuş olmasaydınız peki, böyle bir hayaliniz olabilir miydi?

    - Bilmiyorum. Ailemin varlıklı olmasının mutlaka rolü vardır. Yokluk nedir, fukaralık nedir bilmezdim. Dünyadan haberim yoktu. Toplu iğnenin parayla satıldığını bile Kasımpaşa’da öğrendim. Pamuklar içinde büyüyen, açlığı, sefaleti, kötülüğü, yalnızlığı bilmeyen bir çocuk. İlkokulu Nilüfer Hatun’da okudum gerçek hayatı biraz görelim diye ama sonra Robert Kolej. Sınıf arkadaşım Suna Koç. Sevgi Gönül bizden bir sınıf küçük. Geniş bir arkadaş çevresi. Hepimiz sosyaliz. Konserleri, tiyatroları hiç kaçırmıyoruz. Köşklerin bahçelerinde buluşuyoruz.

    Kolej’i bitirdikten sonra...

    - Lay lay lom geziyorum. Kimse çalış diye boynuma çökmüyor. Bir de ihtilal dönemi, iş bulmak da kolay değil. Herkes eşini dostunu işe alıyor. Derken, il sağlık müdürü eniştemin arkadaşıydı, Çocuk Esirgemelerin İdari heyetine aza alınacakmış. Bu macera öyle başladı.

    Macera olsun diye mi girdiniz?

    - Hayır ama birileri o gün burada 47 yıl çalışacağımı söyleseydi asla inanmazdım.

    İşi kabul etmeniz çevrenizdeki insanları şaşırtmadı mı?

    - Şaşırtmaz mı? Geçer zannettiler, bıkarım, bırakırım...

    Zengin kızın geçici bir hevesi gibi mi...

    - Evet öyle algılandı. Babam, "Evladım bazı konularda sağır, dilsiz ve kör olman gerekecek. Şahsiyetine uygun değil bu. Zor görev. Mesuliyetleri de ağır, istersen hiç başlama" dedi. Ben kafamın dikine gittim. Önce idare heyetindeydim, sonra Kasımpaşa Çocuk Yuvası’na gönderdiler. Bir çocuk yurdunun A’dan Z’ye bütün mesuliyetini verdiler. Finansman bulma görevini de üzerime yüklediler. Ve ben 22 yaşındayım.

    Çalıkuşu Feride gibi ayrık otu şeklinde durmuyor muydunuz Kasımpaşa’da?

    - Çocuklar bana çok şey öğretti. Giderek sadeleştim. İlk yıllarda eve döndüğümde yemek bile yiyemiyordum. İçime sinmiyordu, çünkü yuvadaki çocuklar benim yediğim yemeği yiyemiyordu. Evdeki rahatlık ve sıcaklık da bana batmaya başladı. Çünkü o küçücük yavrular, soba karşısında üşümemeye çalışıyorlardı. Kolları sıvadım, etraftaki kahvelerden sobalar topladım, onları ısıttım. Evdeki yemeklerden bolca pişirtip çocuklara götürdüm. Ve giderek evimdeki hayattan kopup, Kasımpaşa yuvasındaki çocukların hayatıyla bütünleştim.

    Evdekiler ne dedi, evi terk edip tamamen yurda taşınmanıza?

    - Hoşlarına gitmedi ama bir işin ya başındasınızdır ya değilsinizdir. Bir akşam yurttan çıkıp tiyatroya gitmişim, o gece bir olay olmuş. "Ne oldu?" diyorum. "Ölüm yok merak etmeyin" diyorlar. "İyi ama ne?" diyorum. Ortaya çıktı ki, zehirlenme. Çocuklar patatesten zehirlenmiş. O günden beri yuvanın hep başında olmaya karar verdim. Bir daha da gece tiyatroya filan gitmedim.

    Peki benim çocuğum olsun hissi?

    - Benim 40 çocuğum var zaten...

    Bir adama aşık olmak, onun eşi olmak...

    - 40 çocuk, 12 personel var. Bunların parasını bulacağım, yiyeceklerini, giyeceklerini temin edeceğim. Sıkı bir mesuliyet. Olmadı, olamadı.

    Bir şeye bu kadar kendini adamak nasıl bir şey? Normal mi?

    - İnsan içinde yaşarken fark etmiyor ki! Ama haklısınız normal bir şey değil. Ama o çocukları çok sevdim. Onlar da beni doyurdu. O kadar saf ve hakikiydiler ki. Belki de ben, kendi çevremden hep almıştım, burada bir şeyleri veriyordum. Ama bunun ölçüsünü bilemedim. Çok verdim. En sonunda hayatımı da verdim. Pişman mısınız derseniz, asla.

    ÖZLEM’İ AKIL HASTANESİNE VERMEDİK

    Bir ara yuvamıza otistik bir kız çocuğu geldi: Özlem. Çok şeker bir kız. Annesi biriyle evlenince bunu bırakıp Almanya’ya gitmiş. Yaşlı bir anneannesi ve dedesi var, ama onlar da yardıma muhtaç. İleri derecede otistik, alnını kaşıyor, kanatıncaya kadar... Dudağını kemiriyor, kanatıncaya kadar...

    Bir şekilde bu çocuğu sevgiyle biraz toparladık, bize, yuvaya alıştı. O ara bir tamim geldi. Zeka özürlü çocuklar, artık yuvarlarda tutulmayacak, Bakırköy Akıl Hastanesi’ne gönderilecek.

    Şimdi bu ne demek? Bu kızımızı da yollamamız demek. Ben kıyamadım. Orada en başa döneceğinden, kötüleyeceğinden adım gibi emindim, oysa ne güzel ilerleme kaydetmişti.

    Ne yaparım ne ederim derken, kararımı verdim ve Özlem’i kütükten sildim. "Ailesine teslim edilmiştir" diye yazdım. Etraftaki konuya komşuya da dedim ki, "Böyle böyle bir şey yaptım, yabancı birinin yuvaya geldiğini görürseniz, lütfen gelin, bizim çocuk sizin bahçeye kaçmış özür dileriz, Özleeeeeem hadi gel eve gidiyoruz" deyin.

    Böyle epey idare ettik. Bir gün yeni genel müdür geldi yuvaya, uzun uzun sohbet ettik. Çok etkilendi bizim yuvadan, "Yaptıklarınızı yazın, elime verin" dedi. Ben de "Efendim yaptıklarım vazifemdi, yaptım, unuttum, gitti" dedim, "Fakat arzu ederseniz, yapamadıklarımı yazıp vereyim." Sonra da, "İçimin rahat etmediği bir husus var, bir usulsüzlük yaptım" dedim ve anlattım. Dinledi, dinledi, suratıma baktı "Anlıyorum" dedi ve gitti. Ben "Aman Allah’ım galiba yanlış yaptım, kızı elimizden alacaklar" diye dertlenirken, yeni bir tamim geldi: "Zeka özrü olan çocukların alıştıkları yuvadan kopartılmaması gerekir."

    Robert Kolej’den Kasımpaşa’ya modern bir Çalıkuşu

    Müthiş bir hikaye bu. Dinlerken ağladığım bir hikaye. Ama aynı zamanda hayretlere düştüğüm, şaşkınlıktan küçük dilimi yuttuğum, nasıl olabileceğini kolay kolay kavrayamadığım bir hikaye.

    Ne kadar süfli şeylerle didişip durduğumuzu ve yanıbaşımızda birtakım insanların nasıl ulvi işler başardığını gözümüze sokan bir hikaye bu.

    Onun hikayesini dinleyince soruyorsunuz kendinize:

    Bir insan ne kadar verici olabilir?

    Nereye kadar fedakarlık yapabilir?

    Ve hatta bir insan başkaları için, kendinden, ailesinden, köklerinden, çevresinden, sosyal statüsünden nasıl vazgeçebilir?

    *

    Oya Anne vazgeçmiş.

    Adı Oya Kayacık.

    Büyük küçük herkesin artık Oya Anne diye çağırdığı Oya Kayacık.

    Koçmanlardan. Anneannesi Malkoçlardan. Bir kuzeni Ali Koçman. Cemre Birand’ın da akrabası. Robert Kolejli. Ailesindeki bütün herkes gibi.

    Bir zamanlar zengin, varlıklı bir eli yağda, bir eli balda bir ailenin rahat yaşayan kızıyken, içinde evvel eski var olan merhamet dalgasının peşinde Kasımpaşa Çocuk Yuvası’nda çalışmaya başlıyor.

    İlk görüntü, bir zengin kızının, fakir çocuklara yardım hevesi gibi.

    Ama o kadın, o yuvada tam 47 yıl kalıyor.

    47 yıllık emek ve ısrar.

    Çaba, çalışma.

    47 yıl çocuklara adanmış bir hayat.

    Hiç evlenmiyor. Kendi çocuğu olmuyor.

    Ama yüzlerce çocuk yetiştiriyor.

    Hepsi ama hepsi elinden geçiyor.

    Hiç kimseye nasıl bir çevreden, aileden geldiğini söylemiyor, geçmişine bir sünger çekiyor, Kasımpaşa Çocuk Yuvası’nda yeni bir hayata başlıyor, bir süre sonra da o çocuk yuvası bizzat onun hayatı haline geliyor. Oraya taşınıyor, orada yaşamaya başlıyor.

    Eski yaşantısıyla bir alakası kalmıyor.

    Varsa yoksa çocukları...

    *

    Onu Kasımpaşa’da tanımayan yok.

    Önce Oya Abla, sonra Oya Anne.

    Ve onun o müthiş vazgeçme hikayesi...

    Kasımpaşa Çocuk Yuvası'nın yeniden yapılabilmesi için 600 bin liraya ihtiyaç var.

    ABBAS KAÇMADAN DURAMAZ

    Abbas. 7 yaşında şahane bir oğlan çocuğuydu. İnanılmaz yaramaz. Haydut ki haydut. Ama çok da sevimli. Ailesi ortadan yok olmuş. Yuvada dört arkadaş bunlar, elebaşları Abbas. Dördünü birden tutabilmenin imkanı yok, kafanıza yıkıyorlar yuvayı. "Teker teker eğitelim" dedik, önce Abbas’ı aldık. Devamlı kaçıyor. Öyle ki elbiseleriyle yatıyor, küçücük çantasını da yastık yapıyor. Hazır kuvvet, ki ilk fırsatta kaçabilsin. Ben de endişeleniyorum çünkü ya viranelerde buluyorum ya da terk edilmiş arabaların içinde. Meğer ailesiyle bu şartlarda yaşamış. O mizanseni yaratıyor, sonra da onlar gelsinler diye bekliyor.

    Bir gün Abbas yine yok, üç beş sokak arkada bir evde buldum onu. Türk bayrağı almış asmış, su şişelerinden duş yapmış, yuvadan bir sürü şey getirmiş, orayı kendine ev yapmış. "Ooooo çok güzel olmuş ama hadi gel yuvaya dönelim" dedim. Kara kara düşünüyorum, bu çocuğu burada nasıl tutarım diye. Soğuk suyla yıkayayım hasta olsun, hiç değilse üç beş gün yatağından çıkamasın diye düşündüm. Ih ıh, o da olmadı. Daha da dinçleşti. Kasımpaşa’daki bütün lokantalar Abbas’ı da tanıyor.

    Yurttaki arkadaşlarını ayartıyor "Size yemek ısmarlayayım" diyor, tanıdığı lokantalara götürüyor. Başa çıkamadım, karakoldan yardım istedim. Dedim ki "Onu hücreye atın, beni de yanına koyun, belki biraz korkar." Yaptılar. "Bak Abbas" dedim, "Gördün mü? Ben de korkuyorum polisten. Ayağımızı denk almamız lazım. Hadi özür dileyelim polislerden, evimize gidelim." İkna oldu zannettim ama nafile, o akşam yine kaçtı.

    Bir gün, "Gel seni asker arkadaşımla tanıştıracağım" dedi. Matrak da bir çocuk, Kasımpaşa’da bir benzincideki pompacıyla arkadaş olmuş. "Abbas’ın asker arkadaşı mısınız?" dediğimde, güldü bana, "Siz de Oya Annesiniz değil mi? Abbas sizden çok söz etti" dedi.

    Bir gece uyurken, bu, çantamdan para alıp kaçmış. "Ne yaptın oğlum parayı?" dedim. "Arkadaşıma verdim" dedi. "Kim o arkadaşın?" dedim. "Otobüs şoförü" dedi. "Neden otobüs şoförüne para verdin" dedim. "E bütün gün beni otobüsüyle gezdirdi" dedi.

    Sonra anneannesiyle annesi çıktı ortaya. O yüzden Abbas’ın Kuşadası’ndaki bir yuvaya nakli çıktı. Ama bu sefer de oradan İstanbul’a kaçmaya başladı. Neymiş? Bizi özlemiş. Büyüdü, efendi bir delikanlı oldu. Hálá arar sorar.

    O ÇOCUKLARIN YARDIMLARIMIZA İHTİYACI VAR

    Kasımpaşa Çocuk Yuvası’ndaki çocukların bize ihtiyacı var. 17 Ağustos depreminde binaları, ağır hasar aldığı için yıkıldı, yeniden yapılıyor.

    Çocuklar, geçici olarak başka yuvalara dağıtıldı. Ama akıllarında, hep evleri saydıkları Kasımpaşa Çocuk Yuvası var. "Bir an önce bitse de, eve dönsek" diye düşünüyorlar. Binayı, Kasımpaşa Çocuk Yuvası Derneği yaptırıyor. Başında da bizzat Oya Anne duruyor. Çünkü derneğin başkanı o. Her gün inşaata gidiyor, şantiyede oturuyor, bina ne kadar ilerledi diye bakıyor.

    Projenin maliyeti 900 bin YTL. 300 binini bulmuşlar, 600 bin YTL’ye ihtiyaçları var. O yüzden yardımımıza ihtiyaçları var. Hepimiz az bile olsa bir miktar para yatırırsak bu inşaat biter ve çocuklar evlerine döner.

    Kasımpaşa Çocuk Yuvası Koruma Derneği

    Türkiye İş Bankası Kasımpaşa Şubesi 22448 YTL hesabı

    ***

    KURULUŞUN ADI : Kasımpaşa Çocuk Yuvası Müdürlüğü
    ADRES : Darülaceze cad.No:26 Okmeydanı –Şişli / İSTANBUL
    TELEFON : 0 212 221 77 08-221 77 10
    FAKS : 0 212 221 77 09

     


    Tarih: 22:55, 21/9/2008 Kategori: INSAN__A DAIR
    Yorum (6) | Yorum yaz | Bağlantı

    "NİYE"LER LİSTESİ... :))


    Pilleri zayıfladığında uzaktan kumandanın tuşlarına niye daha sert basarız?
     
     
    Niye birine kâinatta dörtyüz milyar yıldız olduğunu söylersek inanır da, bankın yeni boyanmış olduğunu söylersek eliyle kontrol eder?
     
     
    Yapıştırıcılar niye hiç cam şişelere konmaz?
     
     
    Tarzanın imkansızlıktan saçları uzundur da niye sakalları sinek-kaydı traşlıdır?
     
     
    Süpermen, mermileri göğsüyle durdururken, başına bir tabanca atıldığında niye başını kaçırır?
     
     
    Kamikaze pilotları niye kask giyer?
     
     
    İnsanlar maymunlardan geldiyse, niye hâlâ maymunlar var?
     
     
    Yataklar niye hiç indirimsiz satılmaz?
     
     
    Bir saat önce buzdolabında yiyecek bir şey olmadığını görmüş olduğumuz halde, niye biraz sonra tekrar kontrol ederiz?
     
     
    Yerleri süpürürken, defalarca denediğimiz halde süpürge bir ipi almadığında niye o ipi yerden alır, inceler, sonra yine yere bırakıp süpürgeyi üzerine tutar, denemeye devam ederiz?
     
     
    Niye plastik torbalar ilk denemenizde açılmaz?
     
     
    Sinek ölüleri niye hep lambaların sabit, ulaşılamayan bölümlerinde toplanır?
     
     
    Alış veriş merkezinde biri alışveriş arabasıyla ayak bileğimize çarpıp özür dilediğinde, canımız yandığı halde niye "önemli değil" deriz?
     
     
    Masada, düşen bir şeyi yakalamaya çalışırken niye hep başka şeyleri de deviririz?
     
     
    Yazın sıcaktan şikayet edip durduktan sonra niye kışın evlerimizi yaz gibi sıcak tutmaya çalışırız?
     
     
    Niye hiç kaynata-gelin, kaynata-damat hikâyesi duymayız?
     
     
    Ha? Niye?  >:(
     

    Tarih: 23:12, 20/9/2008 Kategori: INSAN__A DAIR
    Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı

    EMEK HIRSIZLIĞI...

    Sevgili arkadaşım Antartika'nın bloğunda o kadar emek vererek çevirisini yaptığı ve bloğuna koyduğu CERN deneyiyle ilgili yazısı, bir başka blogcu tarafından, ondan izin alınmadan ve alıntı olduğu belirtilmeden kullanılmış. Bu hareketin korsan kitap basmak, korsan CD yayınlamaktan farkı yok. Bir insan bir konuda emek harcıyor, onun adını anmadan, hakkını vermeden emeğinden yararlanmak, sahip çıkmak, kullanmak "EMEK HIRSIZLIĞI"dır.

    Sevgili arkadaşımın o iyi kalbi, sevecen ruhu, kilometrelerce öteden benim bir hayalimi gerçekleştirmişti. Bu fırsattan yararlanıp anlatmak istiyorum.

    Yıllarca önce, Devlet Demir Yollarında Makinist olan babamın tayiniyle Küçükyalı'dan Sivas'a gitmiştik. Orada 3,5 yıl kadar kaldık. İlkokul 2. sınıftan 5.sınıfın yarısına kadar oradaydık. Anlatması çok uzun sürer, ailevi çeşitli sorunlar nedeniyle kabus gibi yıllardı. Çocukluğumu hiç yaşayamadım. Neyse, bunlar çok üzücü konular benim için. Açmanın gereği yok. O yıllarda maddi yönden çok sıkıntılı günler yaşadık, annemin bilinçsiz ve anlamsız kararları inanılmaz zorlaştırmıştı hayatımızı.

    Kitap okumayı çok seviyordum ama, kitaba verecek para kalmıyordu ki alıp okuyayım. Ödünç kitap alacak arkadaşım da yoktu. Yerli halkın biz İstanbul'dan gelenlere bakışları çok farklıydı. Tutucu bir çevrede, annemin başı açık olması, dışarı çıktığımızda babamın koluna girerek yürümesi, oradaki kapalı kadınların garip garip bakmalarına neden oluyordu. Kendimizi garip hissediyorduk.

    Okulda da çok çekingen olduğum için, pasif ve yalnız kalıyordum. Bunda annemin beni oradaki insanlara karşı korkutmasının ve sessiz kalmamı söylemesinin de büyük payı vardı tabi. Çünkü oradaki çocukların acımasızlığına karşı, kendimi bu şekilde koruyabileceğimi düşünüyordu.

    Bir gün okuldan eve gelirken yolda, yere düşmüş bir kitap gördüm. Benim çocukluğumda küçük, incecik hikaye kitapları vardı, onlardan biriydi. Heyecanla eğilip aldım, ama büyük bir hayalkırıklığı, kitabın içi boştu, sadece kapağıydı yerde bulduğum. Adına baktım "DANSEDEN ÇAYDANLIK" yazıyordu.

    Daha sonraki aylarda Sivas'tan İstanbul'a döndük, ailece inanılmaz üzücü olaylar yaşadık. Sonuç olarak, hiçbir zaman o kitabı bulup da okuma imkanı bulamadım, o kitapların da bir zaman sonra basımı yapılmaz olmuştu, her zaman o hikayeyi merak ettim.

    Sevgili Müjde ile sanal ortamda tanışıp, arkadaşlığımız ilerledikten sonra, bir gün bu anımı paylaşmıştım onunla. Ve ne oldu dersiniz? Hayatımda aldığım en güzel hediyeyi verdi bana. Şu anda bunları yazarken bile gözlerim yaşarıyor hala. Müjde'ciğim, canım arkadaşım, hakkını hiçbir zaman ödeyemem. O öyküyü internet'ten İngilizce olarak bulmuş, bir Japon öyküsüymüş, oturup onu benim için çevirmiş, düşünebiliyor musunuz? Ve bana gönderdi. İnanılmaz güzellikle bir olay bu. Yıllardır merak ettiğim öyküyü bu yaşımda okumak imkanını sağladı bana... Nasıl mutlu olduğumu tahmin edebilir misiniz acaba? Yıllar önce yitirilmiş bir anı yakalayıp, yeniden yaşama imkanı.... Kime nasip olur?

    Yine o pırlanta gibi kalbiyle, öğrencilere faydalı olabilmek için kısa hikayeler çevirmiş ve "shortstorydunyasi" olarak yayınlamış. Böyle bir güzellik olabilir mi? Müjde'ciğimin sayfasını herkese tavsiye ediyorum. Uğrayan herkes mutlaka kendine uygun bir güzellik bulacaktır eminim...
    Ona sonsuz sevgi ve teşekkürlerimi gönderiyorum buradan... :))


    Tarih: 21:51, 14/9/2008 Kategori: INSAN__A DAIR
    Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı

    NASIL BİR MUHİTTE YAŞIYORSUNUZ?

    Aşağıdaki küçük öykü, bir arkadaşımın bana gönderdiği ileti ile geldi. Paylaşmak istedim...
     
    İlerlemiş yaşına rağmen işine devam ediyordu. Kasabanın tek emlâkçısıydı. Görünen oydu ki işine tek talipli, torunu Hümeyra idi. Hümeyra başka bir işe girmektense vaktini dedesinin dükkânında geçiriyor, hem ona yardım ediyor, hem işi öğreniyordu.
     
    Bir gün dükkânın önünde bir araba durdu ve arabadan inen orta yaşlı çift içeri girdi. Biraz sohbetten sonra adam lafı açtı:

    "Bu kasaba çok şirin, buraya yerleşmek isterdik. Ama bir ev almadan önce insanları nasıldır, onu da öğrenmek isterdik. Ahalisi nasıl buranın?"
     
    Emlakçı soruya soruyla karşılık verdi: "Sizin geldiğiniz yerin ahalisi nasıldı?"

    Adamın hanımı söze girdi:


    "Felaket! İnsanlar hep birbirini eleştirir, dedikodu yaparlar. Yani neresinden baksanız negatif insanlar. Orada yaşamak tam bir ömür törpüsü."
     
    Yaşlı emlakçı gözlüklerinin üzerinden kadını süzdü ve konuştu: "Küçük kasabaları bilirsiniz, buranın ahalisi de üç aşağı beş yukarı aynı."
     
    Kötü haberi duyan çift kendi kasabalarına çok benzeyen bu kasabaya yerleşmekten vazgeçti ve teşekkür ederek dükkândan ayrıldı.
     
    Birkaç gün sonra ilginç bir şekilde dükkana bir yabancı çift daha girdi ve önceki çifte benzer şekilde kasabayı çok beğendiklerini, halkı da iyiyse bu şirin kasabaya yerleşmekten mutlu olacaklarını söylediler. Bu noktada tam Hümeyra söze girip dedesinin bir önceki çifte söylediği yorumu anlatacaktı ki, büyük babası erken davranıp bu çifte de geldikleri yerde insanların nasıl olduğunu sordu.
     
    "Harika" diye atıldı adamın eşi, "Geldiğimiz kasabada insanlar çok yakındır. Tanısın tanımasın herkes birbirini selamlar, birbirlerine çok nazik davranırlar ve yardım etmeyi severler. İnşallah buradaki insanlar da aynıdır"
     
    "Elbette" dedi yaşlı emlakçı torunu Hümeyra'nın şaşkın bakışları arasında, "Küçük kasabaları bilirsiniz, buradaki insanlar da aynı."
     
    Bu habere çok sevinen çift uygun bir ev çıktığında aranmak üzere telefonlarını bıraktılar, teşekkür ederek dükkândan ayrıldılar.
     
    Onlar çıktıktan sonra Hümeyra dedesinin önüne geçti, kollarını kavuşturdu ve muzip bir gülümsemeyle sordu:

    "Anlat bakalım dede, nedir bu yaptığın? Ona öyle, buna böyle söylüyorsun. Bu kasabanın insanları hangisi?"
     
    Torununun meraklı gözlerine sıcacık bakarak cevapladı emlâkçı.

    "İşte sana yeni bir ders güzel torunum benim: nereye gidersen git, çevreni çekilmez veya harika kılan senin kendi iç dünyan ve onun dışarı yansıması olan tavır ve davranışlarındır."
     

     





    Tarih: 00:24, 14/9/2008 Kategori: INSAN__A DAIR
    Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı

    DUA!

    Her kandil günü değişik kandil mesajları alıyorum. Gülümse

    Bu gece biliyorsunuz Berat Kandili. Gelen kandil kutlamalarından sonra, ilaveten bir de dua gönderildi bana. O kadar güzeldi, o kadar içtendi ki... Mahçup

    Belki herkese gönderilen mesajlardan biriydi ama, beni çok duygulandırdı, ilk defa böylesi bir dua aldım. Agliyor

    Burada o duayı paylaşmak istiyorum. Gönderen için de, duadaki herşeyi içtenlikle diliyorum...
    Gülümsüyor

    "ALLAH'IM!

    ŞU ANDA BU MESAJI OKUYAN KULUNU ÇOK SEV...
    ONDAN RAZI OLANA KADAR ONU YAŞAT...

    EY RABBİM!

    ONUN HAKKINDA HAYIR OLANI, GÖNLÜNDE RAZI OLANI,
    HAKKINDA HAYIRLI EYLE...

    RABBİM!

    ONU HER TÜRLÜ KÖTÜLÜKTEN
    ,
    MUSİBETTEN KORU...
    TEK BİR SANİYE BİLE ÜZÜLMESİNE İZİN VERME...
    ONA ÇEKEMEYECEĞİ DERT VERME...
    ONU DOĞRU YOLDAN HİÇ AYIRMA!

    ALLAHÜMME AMİN!

    Tarih: 23:24, 16/8/2008 Kategori: INSAN__A DAIR
    Yorum (5) | Yorum yaz | Bağlantı

    İNSANLAR VE KORKULARI...

    “İnsanların çoğu sevmekten korkuyor, kaybetmekten korktuğu için. 


     Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için. 


    Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için. 


    Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için. 

     
    Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için.

     

    Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.”


    Tarih: 23:35, 8/5/2008 Kategori: INSAN__A DAIR
    Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

    AŞK'I TANIMAK...

    Merhaba herkese, tüm sevenlere...
    Aşk nasıl anlatılır? Aşk Nasıl tanınır? İnsan aşık olduğunu nasıl anlar? Herkes kendince birşeyler anlatır ama, işin aslı şudur: Aşk'ı anlayabilmek için yaşamak gerek, hissetmek gerek... Acılarını, mutluluklarını, herşeyini...

    Aşk'ı peri masalları gibi düşünmek yanıltır insanı. Aşk, yakar insanın içini, çölde susuz kalmış yolcu gibi olursun. Sadece onu görmek, onun elini tutmak, ona sarılmak dünyalara bedeldir. Aşk'a yetmez hiç bir şey, ister ha ister, hep daha fazlasını ister... Sevgiliyi ister, onun yerini hiçbir şey tutmaz.

    Aşk karşılıklıysa, dünyanın en güzel, en olağanüstü olayıdır. Yaşananlar büyür, büyür, çoğalır. Mutluluk içinize sığmaz, haykırmak istersiniz... Aşk masum değildir, dedik ya aşk hep daha fazlasını ister diye. Sevgilinin herşeyini ister, gözü birşey görmez. Ne tehlike, ne imkansızlık, umurunda bile olmaz. Sadece sevgiliye erişmektir amacı.

    O anda onlardan başka kimse yoktur evrende. Sadece iki aşık. Kanlar kaynar, kalpler yerinden fırlarcasına çarpar. Müthiş bir elektriklenme. Neredeyse elle tutulur, gözle görülür bir tutku. Mıknatıs misali çekildiğini hisseder aşık bedenler.
    Birbirlerine ulaştığı anda, ayaklar yerden kesilir, bulutların üzerinde uçar aşıklar. Aşk masum değildir...

    Aşk kıskançtır, aşk sahiplenicidir, paylaşamaz sevdiğini, sadece onun olsun ister. Ona baksın sevdiği, sadece onu görsün, gözleri onun için parlasın, baktığı her yerde onu görsün ister. Herkesten gizlemek, aynı zamanda tüm dünyaya da haykırmak ister mutluluğunu. Aşk çelişkilerle doludur. Her duygunun "en"leri yaşanır aşıkken. Her çalınan aşk şarkısında onlar vardır. Güneş aşıklar için doğar, ay aşıklar için parlar, kuşlar aşıklar için cıvıldar.

    Aşk anlatılmaz, yaşamak gerek!




     


    Tarih: 00:15, 12/2/2008 Kategori: INSAN__A DAIR
    Yorum (10) | Yorum yaz | Bağlantı

    BİR KIZILDERİLİ KİTABESİ


    Bu yazıt bir Kızılderili kitabesinden alımıştır .

    Yalan
    Tohumdur.
    Bire kırk verir.
    Verdiği kırkın her biri
    bir tohumdur ki
    o da bire kırk verir.
    ***
    Bilgi de tohumdur.
    Bire yüz verir.
    Verdiği yüzün her biri
    Bir tohumdur ki;
    sana bilgelik, torunlarına da ilham verir.
    ***
    Zeka
    Sudur.
    Tohumları yeşertir.
    Yalanı da bilgiyi de.
    ***
    Yetenek
    Topraktır.
    Ne ekersen onu biçersin.
    Ekmezsen üzerinde ayrık otları biter.
    ***
    Emek
    Güneştir.
    Tohuma da suya da toprağa da hayat
    verir..
    ***
    Kader
    Çadırındaki kilim gibidir.
    ipliğini Ulu Manitu verir
    Sen dokursun.
    Deseni sendendir,
    renkleri Tanrı'dan.
    ***
    Şans
    Doğal gübredir.
    Boktan bir şeydir yani.
    Ne zaman nereye düşeceği belli olmaz.
    Kilimine düşerse kirletir. Desenini değiştirir.
    Her şeyi bombok eder.
    Oysa toprağına düşerse besler.

    Bu kitabe okuyana ilham,
    yazana derman,
    dağıtana şans getirir.


    Tarih: 15:11, 17/9/2006 Kategori: INSAN__A DAIR
    Yorum (7) | Yorum yaz | Bağlantı

    <- | Sonraki Sayfa ->